Bir Kase Bal (Uzeyle)

SuphiEfendi

Dekan
Mesajlar
493
Tepkiler
315
Puanlar
63
"Artık sana emrolunanı açıkla!" ayet-i kerimesinin mucibince, Rasulullah -sallallahu aleyhi ve sellem-, insanları İslam dinine davet etmeye başlamıştı. Bu davete ilk mukabelede bulunanlar, imanın nuruyla gönlü aydınlanmış olanlardı. Toplumda göz önünde olmayan garipler, kimsesizlerdi.

Mekke'de doğup kıyamete kadar dünyayı aydınlatacak olan İslam dini için her iman edenin çile ve ızdırabı da sevgisine, muhabbetine göreydi. İşte gönlünde olan iman muhabbetinin büyüklüğü sebebiyle bir çok acılara, ızdıraplara maruz kalan ve buna rağmen baş koyduğu yolda azim ve gayretle ilerleyen gönül sultanlarından biri de Uzeyle -radıyallahu anh-'tır.

O birçok işkencelere katlanarak Rasulullah'ın yanına geliyor, sohbetinde bulunuyor ve onu derin bir heyecan ve muhabbetle dinliyordu.

Uzeyle'nin en büyük zevki Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem-'den öğrendiklerini başkalarına öğretmekti. Henüz Müslüman olmamış, fakat İslamiyet'e yakınlık duyan kadınları buluyor, Allah'ın buyruklarını onlara anlatıyor ve birçoklarının Müslüman olmasına vesile oluyordu.

Zaman içerisinde Müslümanların sayısı gittikçe artmış, fakat yapılan işkenceler de dayanılmaz bir hale gelmişti. Bu merhalede, Hazret-i Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem- Allah'ın izni ile Müslümanlara Medine yollarını gösterdi.

Artık Müslümanlar geride yurtlarını, yakınlarını bırakarak müslümanca yaşamak için birer-ikişer gruplar halinde Medine'ye gitmeye başlamışlardı. Hicret edenler arasında Uzeyle'nin zevci de vardı. Şimdilik Uzeyle'yi yanında götüremeyecek ama ilk fırsatta onu da yanına alacaktı.

Mekke neredeyse boşalmıştı. Uzeyle kendisini yalnız hissediyor, bu yüzden bütün gücüyle kendisini İslam dinini yaymaya veriyordu. Nihayet birgün Rasulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- de Cenab-ı Hakk'ın izni ile hicret edince Uzeyle, Mekke'de büsbütün yapayalnız kaldı. O biliyordu ki, gönül Allah ile beraber olunca yalnızlığın bir önemi yoktu. Bütün gücünü artık İslam'ı yaymak uğruna harcamalıydı. Zira her Müslüman'ın görevi bu olmalıydı.

Uzeyle'nin kocasının akrabaları arasında Müslüman olmayanlar da vardı. Bunlar birgün Uzeyle'nin evine baskın yapıp "Sen de kocan gibi Müslüman olmuşsun. Öyleyse bunun hesabını soracağız." diyerek Uzeyle'yi yakaladılar. Önce kaçmasın diye bağladılar, daha sonra da hapsettiler. Ertesi gün önüne bir çömlek bal koyup hepsini yemesini söylediler. Onların bu hareketi üzerine Uzeyle; "Bana bal ikram ettiklerine göre galiba işkence etmeyecekler." düşüncesi ile balı yemeye koyuldu.

Ancak yedikçe içindeki hararet artmış, susuzluğu ziyadeleşmişti. Dayanamadı, biraz sonra su istedi. Ancak akrabaları su vermeyeceklerini, balı susuz bitireceğini söyleyerek onu zorladılar. Bal içini bir hayli yakmış, içindeki hararet fazlalaşmıştı. Bir müddet sonra gün yavaş yavaş ışıltılarını etrafa yaymaya başlamış, güneş bütün sıcaklığını göstermişti.

Uzeyle, azgın bir deveye bindirilip çöle doğru sürüldü. Azgın deve bir o yana bir bu yana saldırıyor, Uzeyle'ye rahat vermiyordu. İşte vahadaki son hurma ağaçları da geride kalmıştı. Karşıda uçsuz bucaksız yakıcı bir çöl vardı.

Yol alırken çöl boyunca kimsesiz Müslümanlara işkence yapan zalimlere rastladılar. Müşrikler onları kızgın kumlar üstünde sürüklüyor, karınlarına kocaman taşlar koyuyor, bu da yetmiyor çıplak vücutlarını ateşle dağlıyorlardı.

Uzeyle, kardeşlerine yapılan bu işkenceler karşısında kendi çilesini unutmuş dua ile; "Allah'ım halimizi Sana nasıl arz edelim. Sen ki, bizi bizden iyi tanırsın! Üzerimize sabır yağdır. Sana olan imanımıza güç ver. Kardeşlerime yardım et!" diyordu.

Bir müddet daha yol aldıktan sonra bir kum tepesinin yanında durdular. Uzeyle deveden indirilmiş, bir kazığa bağlanmıştı. Fakat bu kadarı da yetmezmiş gibi ayağındaki ayakkabılarını da çıkartıp onu kızgın kumlar üzerine çıplak ayakla bıraktılar. Yere oturması yasaktı, hep ayakta duracaktı.

Çöl o kadar sıcaktı ki, kızgın güneş her yeri yakıp kavuruyor, adeta insanın beynini kaynatıyordu.

Zorla yedirdikleri bal, Uzeyle'nin ciğerini kavurmaya başlamış yakıcılığını göstermişti.

"-Ne olur bir yudum su!" diye inledi. Akrabaları O'nun bu halinden istifade ederek:

"-Muhammed'in dinini inkar et, sana istediğin kadar su verelim." dediler. Ama boş yere… Çünkü iman O'nun kalbine öyle yerleşmişti ki, susuzluktan ölse bile bunun bir önemi yoktu. Nasıl olsa birgün ölecekti, bu da İslam için Allah için olmalıydı. Birden canlandı, onlara hitaben;

"-Sizi duymayan, yaptıklarınızı görmeyen, kendisine bile faydası olmayan taşlara nasıl tapıyorsunuz? Gelin her şeyi yaratan, yarattığı her şeyi duyan, gözeten Rabb'e sığının. O Rab ki, kalblerde gizlenenleri bile bilir."

Bu sözlerle ilk önce şaşkına döndüler ama daha sonra kahkaha ile gülerek;

"-Öyleyse yalvar da Tanrın sesini duysun; gelip seni elimizden kurtarsın." diye alay ettiler.

Uzeyle ellerini dua için kaldırıp "Ya Rabbi" diye yalvarmaya başladı.

"Allah'ım! Beni bu imansızlara karşı utandırma. Biliyorum, darda kalan kuluna yardım eder, Sen'den isteyenin elini boş çevirmezsin. Bana da yardım et. Allah'ım bu adamların kalbini yumuşat, onlara da doğru yolu göster."

Artık dili damağı büsbütün kurumuştu. Gözlerinden yaşlar akıyor, daha kirpiklerinden ayrılmadan kuruyordu. Gittikçe gözleri de kararmaya başladı. O, su diye inledikçe; karşısına geçip kana kana su içiyor, "Muhammed'e küfret sana da verelim." diyorlardı. Uzeyle bu korkunç teklif karşısında her seferinde ürperiyor; "Asla, asla!" diye haykırarak:

"-O ki Allah'ın sevgilisi, kainatın efendisi, O'nsuz hayatın ne anlamı var, canım O'na feda olsun!" diyordu.

İkinci gün sabahleyin yine bal getirdiler. Uzeyle balı ikram olsun diye getirmediklerini artık biliyordu. Ona elini bile sürmedi.

"-Balı ye!" diye zorladılar, yemediğini görünce de zorla ağzına akıttılar. Sonra da onu bir sopaya bağlayıp güneşin karşısına diktiler.

Çöl her zamanki gibi sıcaktı. Âdeta her bir güneş ışığı milyonlarca ok oluyor ona saplanıyordu. Bir zaman böyle bekledi, sonra "gözlerim" diye inlemeye başladı. Gözlerini açmaya çalıştı ama açamadı. Bir kez daha denedi; sonra hiçbir şey göremediğini fark etti. "Gözlerim kör oldu." diye haykırdı; ama sesi, kuruyan boğazından bir fısıltı gibi çıkıyor hiçbir şey anlaşılmıyordu.
 

SuphiEfendi

Dekan
Mesajlar
493
Tepkiler
315
Puanlar
63
Uzeyle iyice zayıfladı. Üçüncü günün işkencesi başladığında adeta bitip tükenmişti, ayakta duracak gücü kalmamıştı. Ciğerlerindeki yangın dayanılmaz bir hal alınca İslam düşmanları ona;

"-Haydi dininden dön de sana her istediğini verelim." dediler.

Bu teklifi de reddetti. Ama artık sesi çıkmıyor, sadece dudakları kımıldıyordu. Görmeyen gözlerini gökyüzüne dikmiş şehadet parmağıyla; "Allah birdir, Allah birdir!" diye işaret ediyordu. Sonunda kulakları da duymaz oldu. Söylenenleri artık işitmiyordu.

Çöl güneşi korkunç bir hal almaya başlayınca müşrikler onu o halde bırakıp kendilerini çadırın gölgesine attılar.

Uzeyle bütün takati kesilmiş bir şekilde öylece yatıyordu. Neredeyse bayılıp bilincini de kaybetmek üzereyken göğsünün üzerinde bir soğukluk hissetti. Eliyle yokladı; bu buz gibi bir kova su idi. Kuruyan dudaklarını kovaya yaklaştırıp ancak bir yudum içebildi. Sanki biri kovayı çekip almıştı. Ayağa kalktı, birden gözlerinin açıldığını fark etti. Evet artık görüyordu. İşte, pırıl pırıl billur gibi parlayan bir kova, gökyüzüne asılmış gibi duruyordu. "Allah'ım bana yardım edeceğini biliyordum. Sana bütün kalbimle inanıyorum." diye mırıldandı. Uzeyle ellerini kovaya uzatıp bu defa kana kana su içmeye başladı. Bir taraftan çocuklar gibi seviniyor bir taraftan da Rabbine dua ediyordu.

Buz gibi su yüreğini serinletmiş, gönlünü ferahlatmıştı. Kalan suyu başından aşağı boşalttı.

Çadırda uyuyanlar, Uzeyle'nin sesini duyunca ne olduğunu anlamak için koştular. Susuzluktan sesi soluğu kesilen, gözleri kör, kulakları duymaz olan Uzeyle, acaba nasıl ve niçin bağırıyordu?

Uzeyle'yi görünce donakaldılar. Sanki karşılarındaki Uzeyle değildi. Üzerinde hiç görmedikleri bir güzellik vardı. O pırıl pırıl parlayan gözleriyle müşriklere "gelin" diye bağırdı.

"-Gelin de Rabb'imin neler yaptığını görün."

Uzeyle'nin yanına gelince yüzündeki su damlalarını, elbisesindeki ıslaklığı fark ederek kendilerini toparladılar:

"-Bağını çözüp suyumuzu içmişsin, bizi kandıramazsın!" dediler.

Uzeyle onların gaflet içindeki hallerine acı acı gülümseyerek ellerini öne doğru uzattı ve:

"-İşte bakın ellerim hala bağlı duruyor, su tulumlarınızın kapağı bile açılmadı." dedi.

Hayatları adeta bir kum fırtınası gibi geçen müşrikler bu mucizevi olay karşısında donakalmışlardı. Bir an fırtına dindi. Sonsuzluğu görmeyi engelleyen kumlar dağıldı. Nasıl bir kum fırtınasının ardından toprakların yerleri değişir, orası apayrı bir mekan haline gelirse işte onlar da bu gönül fırtınasının dinmesiyle yüreklerinin değiştiğini hissetmişlerdi. Artık hiçbir şeyi eskisi gibi görmüyorlardı.

Bir anda hepsinin gözleri ufka daldı. Bir müjde bekliyor gibiydiler. Ufkun kızıllığına bakan gözler bir anda Uzeyle'nin sıcacık bakışı ve tebessümünde eriyip gitmişti. Artık onlar için ufuktan daha derin olan Uzeyle masiva çölünde buldukları bir vaha, bir testi soğuk su gibiydi. Beyinleri fokurdatan güneşi hissetmiyorlar, kalblerine hakikat güneşinin huzmeleri aksediyordu. Hidayet dedikleri böyle bir şey olsa gerekti.

İşte böylesi bir çölde Uzeyle'nin bir serap gibi bir anda kaybolmasından korkan bu nasipliler bir anda vecde gelerek:

"-Ey Uzeyle, meğer biz nasıl bir haldeymişiz ki seni, nurani hakikatlerini görememişiz. Ey sadece bir olana itaat eden eşsiz kul, şimdi bizi affedersen biz de belki nasiplilerden oluruz. Şayet bize acımazsan her birimiz şu gönül hararetinden mahvolur gideriz. Ne olur bizi bu dünya çölünün aslanlarına yem etme ve gönül menbaından bir tas iman suyu bize de sun."

Uzeyle'nin gözlerinden iki damla yaş süzüldü. O damla ki çöle düşse oradan güller bitirir, ateşe düşse orayı gül bahçesine dönüştürürdü. Zira onun gönül dokusu teslimiyetti ve o merhametle onlara yönelerek "bir olan"ın bütün kainatta nasıl hissedildiğini öğretircesine kelime-i şehadeti telkin etti.

"Eşhedü enla ilahe illallah ve eşhedu enne Muhammeden abduhu ve rasuluhu."

Ve bütün mahlukat şahitti artık bu imana. Onun iman saadetinin nasıl gönüllere aksettiğini artık her şey biliyordu. Zira güneş balçıkla sıvanmazdı. Îman güneşini bulutlar örtse de o ışımadan, aydınlatmadan duramazdı.

Ve onunla aydınlananlar da çölden kurtulmuşlardı. Hasılı çöl, onların sudan bihaber kurak topraklara dönmüş gönülleriydi. Ve onlara neşve verecek, gönüllerini muhabbet-i Muhammedi ile dolmasını sağlayacak bir müjde ile Uzeyle; "Medine'ye hicret!" dedi.

Bunu demesiyle bir gül kokusu yayılmıştı iklimlerine. Ve imanla tanışan gönüller bir anda bir muhabbet yangınıyla tutuşmaya başlamıştı. Ve yeniden doğmak için, gönüllerini tecdid için, yüreklerindeki Yesrib'i Medine eylemek için artık onlar da düşmüştü yola. Gözlerdeki ışıltı güneşten ayan, kalblerdeki nur, ayın halesini kıskandırır bir haldeydi. Küfürden imana hicret, işte böyle bir şeydi…
 

Üst